Tarihi Bilgiler

İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

Devlet Yönetimi

Türklerde Devlet Geleneği ve Hakimiyet Anlayışı

“Allah bu dünyayı bizim tasarrufumuza tevdi ve emanet etmiştir. Bütün emirler ve hükümdarlar bizim memurlarımızdır. ” Sultan  Sencer

Türkler, İslam dinini kabul etmeden önce de büyük devletler, Asya ve Avrupa’da derin izler bırakan imparatorluklar kurmuşlardı. Bu itibarla, devlet kurma ve idare etme hususunda engin bir tecrübeye sahip olmuş; ayrıca adeta uzmanlaşmışlardı.

Bulundukları her yerde etkili oluyor, toplulukları teşkilatlandırıyor. Fethettikleri yerlerde kurdukları yüksek adalet anlayışı ile takdir topluyorlardı. Hun, Göktürk, Uygur, Türgiş ve diğer Türk devletlerini kuran eski Türkler ile, Müslüman Türkler arasında bu özellikleri yönünden fark yoktu.

Bu özellikleri, Türklerin yaşadığı bozkır hayatı, sert tabiat şartları, ve her an olması muhtemel düşman baskınlarına karşı dikkatli olmaktan kaynaklandığı kadar, Türk’ün özündeki azim – irade ve başarılı olma isteğinden kaynaklanıyordu.

Orhun Kitabeleri’nde Bilge Kağan’ın “Tanrı, Türk milleti yok olmasın diye babam Kağan ile anam Hatunu yükseltti.”. “Türk Tanrısı, Türk milleti yok olmasın diye beni kağanlığa oturttu.” tarzındaki sözlerinden anlaşılacağı gibi, İslamiyetten önce bile Türkler mutlak bir Allah’a ve onun cihan hakimiyetini kendilerine ihsan ettiğine inanıyorlardı. İslamiyet’ten sonra da, Türkler bu saf ve temiz ananevi hakimiyet anlayışını Türk’ün örfü, hukuku ve İslam inancıyla yoğurmuştur. Aynı zamanda devlet yönetiminde engin bir hoşgörü anlayışını sürdürmüşlerdir.

Hükümdarların Yetki, Görev ve Sorumlulukları

Hükümdarların yetki, görev ve sorumlulukları, eski Türk devletlerinde olduğu gibi Karahanlı, Gazneli ve Selçuklularda da devlete hizmet anlayışı ile yürütülürdü. Hükümdarlara, Karahanlılarda Han, Gaznelilerde Sultan, Tuğrul Bey’e gelinceye kadar Selçuklularda Yabgu, Dandanakan Savaşı’ndan sonra da Büyük Sultan/Sultanı Azam denirdi.

Hükümdarlar tartışmasız yüksek bir otoriteye sahipti. Hükümdar ailesinden olan prensler, eyaletlere tayin edilir. Ayrıca hükümdara bağlı fakat bağımsız bir devlet idare eder gibi davranırlardı. Merkezde oturan sultanı büyük olarak tanıyıp, Sultanı Azam derlerdi. Aynı zamanda adına hutbe okunur ve sikkelerde(para) ismi geçerdi. Türk hakimiyet anlayışına göre devlet, başta bulunan hanedanın ortak malıdır.

Çok büyük yetkilere sahip olmalarına rağmen hükümdarlar gelişi güzel emir vermezlerdi. Kararlarının örfi ve İslami hukuka dayanması gerekiyordu. Selçuklularda “Divanı Saltanat” kurularak hükümdarın yetkileri paylaşıldı. Hükümdarların en önemli görevleri, adaletli davranmak, halkı refah içinde yaşatmak ve fetihler yaparak ülkeyi genişletmektir.

Bütün bu işlerden birinci derece sorumlu olan hükümdarlar, ağır suçların muhakeme edildiği özel mahkemelere başkanlık ederdi. Devletin üst düzey yetkilileriyle (devlet ricali komutanlar) görüşür, halkın şikayetlerini dinler. Ayrıca adalet ve valilik gibi yüksek memuriyetlerin tayin işlerini üstlenirlerdi.

Zaten cesur, kahraman, akıllı ve erdemli olan hükümdarların Bilge Kağan’ın aç ve çıplakların koruyucusu olma prensibini benimsediği görülür.

Tuğrul Bey’e gelinceye kadar İslam halifeleri, İslam aleminin hem dünya, hem de din başkanı iken, Tuğrul Bey dünya işlerini üstlenerek, eski Türklerdeki din adamlarının devlet işlerine karışmama anlayışını devam ettirdi.

Merkez  Yönetimi

Büyük Selçuklularda yönetim Gazneliler örnek alınarak geliştirilmişti. Melikşah ve Nizamül Mülk, örnek bir “Divan” teşkilatı kurdular. Divan, devlet yönetiminde önemli bir rol oynardı. Divanı Saltanat beş bakanlıktan oluşurdu. Divan’a hükümdarın mutlak vekili olan vezir başkanlık ederdi. Ayrıca Nizamül Mülk zamanında Divan’ın nüfuzu artmıştır. Büyük Selçuklularda, iç ve dış yazışmalar Tuğra Divanı, ordunun ihtiyaçları Arz Divanı, mali işler İstifa Divanı, adalet dışındaki devlet memurlarının işleri de Divanı İsrafta görüşülürdü. Bu divanların başında Sahibi Divan denilen vezirlerden (bakan) biri bulunurdu.

Memleket  Yönetimi

Özellikle Selçuklularda, ülke eyaletlere ayrılmıştı. Belli başlı eyaletlere şehzadeler, atabey denilen bilgili, dürüst, güvenilir, devlet ve memleket yönetiminde tecrübe kazanmış kişilerin eşliğinde, melik unvanıyla gönderilirdi. Şehzadeler, melik olarak verildikleri eyaletlerde, küçük birer divan kurarak memleketi yönetirlerdi.

Ayrıca Meliklerin gönderildiği eyaletlere, şahne (köle – memlûk) adı verilen askeri kumandanlar gönderilirdi. Ayrıca Şahnenin dışında sivil yönetimden sorumlu bir yetkili de söz konusuydu. Şahnenin görevleri asayişi sağlamak, halkın işlerini görmek, adaleti uygulamaktı. Selçuklular önemli işlerini, mutlaka Divan toplantılarında ele alır, tartışır ve karara bağlardı.

Veraset  Sistemi

Eski Türklerdeki veraset sistemini, Büyük Selçuklular da uyguluyordu. Türk hakimiyet anlayışı, yani devletin hanedanın müşterek malı sayılması sebebiyle, sultanlar ülkenin çeşitli yerlerini yakınlarına veriyordu. Eyaletlere giden melik ve şehzadeler, merkezdeki hükümdara bağlı olarak hüküm sürüyorlardı. Ancak sistem gereği hanedana dahil her prense bir arazi parçasının verilmesi, uygulamada bazı sakıncalara sebep oluyordu.

Hükümdarın ölümü veya zayıf bir melikin başa geçmesi, taht kavgalarına sebep olmaktaydı. Her şehzade veya melikin tahta geçme hakkı olduğu için, kendine güvenen her şehzade sonucuna katlanmak şartıyla hükümdara isyan edebilirdi. Veraset sisteminin bu sakıncalı yönlerinin yanında; devlet ve ordu erkanının yetenekli bulup desteklediği kimselerin tahta geçebilmesi iyi tarafıydı.

Atabeylikler

Büyük Selçuklularla birlikte İslam dünyasına gelen ve onlardan Anadolu Selçukluları, Gazneliler, Gürcüler ve daha sonraki devletlere geçen önemli kurumlardan biri de atabeyliktir. Büyük Selçuklular devleti, hanedan mensuplarının ortak malı saydığından, şehzadeleri daha küçük yaşlarda eyaletlere melik olarak gönderiyordu. Yaşları küçük olduğu için hem yetişmelerini sağlamak, hem de devlet işlerini idare etmek üzere onlara birer atabey ataması yapıyordu.

Atabeyler, bilgili, dürüst ve güvenilir olmanın yanında, devlet yönetimini çok iyi bilen, kıymetli kişilerdi. Şehzadeleri devlet yönetimine hazırlayarak, onların ruh ve kafa yapısına şekil verecek kişiler oldukları için, titizlikle seçilirlerdi.

Şehzadeler büyüdükten sonra da onların veziri, kumandanı veya danışmanı olarak kalan atabeyler, bir taraftan şehzadelerin devlet adamı olarak yetişmelerini sağlayarak faydalı olmuş, diğer taraftan da, kendi nüfuzlarını arttırmak amacıyla bazı sarsıntılara sebep olmuşlardır.

Atabeylerin bir kısmı, şehzadelere kızlarını vererek veya onların dul anneleriyle evlenerek güçlerini arttırıyor ve imparatorluğun sarsılması üzerine bağımsız devletler kuruyorlardı.
Bunların devletlerin başlıcaları ise şunlardır;

  • Şam Atabeyleri veya Börüler (1104-1154)
  • Musul ve Halep Atabeyleri (1127-1233)
  • Azerbaycan Atabeyleri veya İldenizliler (1146-1225)
  • Fars Atabeyleri veya Salgurlular

Siyasetnamelerden, atabeylerin kabineye dahil olduklarını öğrenmekteyiz. Anadolu Selçuklularında, devlet feodal bir yapıya sahip olmadığı için, şehzade atabeyliği yanında, hükümdar atabeyliği ortaya çıkmıştır.

Anadolu beyliklerinde de, atabeylik olduğu, Memlüklülerde atabeyliğin askeri nitelikli olduğu, Osmanlılarda ise atabeyliğin, Lala adı ile devam ettiği görülmektedir.

Ordu

İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

Türkler, devlet kurma ve idare etmede olduğu gibi, ordu kurma, düzenleme ve yönetiminde de engin bir tecrübeye sahipti. Bu sebeple hakim oldukları kavimlerden bir şey almaya lüzum görmüyorlardı. Dahası, başka milletler onların askeri düzenlerini ve savaş usullerini taklit ediyorlardı. Kurulan Türk – İslam devletleri her yönüyle güçlü ordulara sahipti. Ayrıca bu devletlerin şanslı bir ortak özellikleri vardı. O da ordularının büyük bir kısmının Türklerden oluşmasıydı. Türklerin; çoğunluğu teşkil etmedikleri ülkelerin ordularında, Türkler ya hassa birliğini oluşturur ya da doğrudan sultana bağlı olurlardı (Gaznelilerde olduğu gibi).

Karahanlılarda ise orduyu tamamen Türk kökenli Çiğil, Karluk ve Yağmalar teşkil ederdi. Tulunoğulları ve Akşillerde ordunun bütünü değilse bile, yarısından fazlası Türklerden meydana gelmişti.

Selçuklu Devleti’nin kuruluşuna kadar tamamen Oğuzlardan oluşan Selçuklu ordusu, silahlı ve savaşa hazır atlılar ile gözüpek askerlerden meydana gelmişti. Dandanakan Savaşı’ndan sonra, devlet kurup yerleşik uygarlığa geçince, Tuğrul Bey ordu ile ilgili yeni düzenlemelere girişti.

Gazne ordusuna benzeyen tarzda bir birlik oluşturdu(Hassa ordusu gibi). Melikşah zamanında Nizamül Mülkün de etkisiyle, ordu karışık unsurlardan olmak şartıyla yeniden düzenlendi. Selçuklu ordusu çeşitli bölümlerden meydana gelmişti. Bunlar;

Hassa Ordusu(Gulamani Saray)

Doğrudan doğruya sultanın emrindedir. Ayrıca üç ayda bir bistegani denen maaş alırlardı. Gulûmlar savaşlarda esir alınanlar, esir pazarlarından satın alınanlar ve diğer devletlerden kaçarak hizmete girenlerden oluşuyordu.

Süvariler

Selçuklu ordusunun büyük bir çoğunluğunu Tımar (İkta) sahiplerinin kanun gereğince yetiştirmekle yükümlü oldukları atlı askerler oluştururdu. Bu sistemle Selçuklular aylık ödemeden önemli sayılacak bir asker grubuna sahip olmuştu.

Bağlı Devlet ve Beyliklerin Birlikleri

Selçuklu Devleti’ne bağlı Arap, Gürcü, Ermeni devlet ve beyliklerinden orduya destek sağlanırdı.

Melik, Şehzade ve Valilerin Askerleri

Ülkenin çeşitli eyaletlerinde hanedana mensup melik, şehzade ve valilerin de özel orduları vardı. Sultanın emri ve direktifi üzerine orduya katılırlardı. Bunların dışında Müslüman ülkelere yapılan seferlere katılan gönüllüler de bulunurdu.

Türkmenler (Oğuzlar)

Büyük Selçuklu ordusunda Türkmenler, bağlı oldukları beylerin yönetiminde, fetihler yapıp sınırları koruyorlardı. Bunlar her zaman savaşa hazır birinci sınıf askerlerdi.

Melikşah’ın zamanında Selçuklu ordusu, Orta Çağ’ın en kuvvetli ordusu haline geldi (400 000 kişi). Eski Türk ordularının bütün özelliklerini taşıyan Selçuklu ordusu, Mete Han’ın icat ettiği on’lu sisteme dayalıydı. Selçuklu ordusunda olan, ok, yay, kalkan, mızrak, kılıç, hançer, gürz, sapan, mancınık silah olarak kullanılmaktaydı. Kaşgarlı’nın ifadesinden ilk zemberekli tüfeklerin Karahanlılarda kullanıldığını öğreniyoruz. Ayrıca savunma için zırh, kalkan, tulga kullanılırdı.

Sosyal ve Ekonomik Hayat

Sosyal  Hayat

Türk’ün binlerce yıllık tarihinde, kaynağını geleneklerden alan bir sosyal hayat vardır. Türk devlet hayatının işlemesi ve devamı bunun sayesinde mümkün olmuştur. Hanedanı değişir ve yerine yeni devlet kurulur. Aynı zamanda bu devletin başındaki hanedan da kendisini bir öncekinin devamı sayar.

Yeni şartlara uymada çok pratik bir zeka gösteren Türkler, İslam dünyasına girdikten sonra, geleneklerini İslam’ın inançları doğrultusunda yoğurarak Türk – İslam sosyal yapısını ortaya koydular. Türkler klasikliğini kaybetmeyen eski gelenek ve göreneklerini muhafaza ederek onlara yeni şekil verdiler. Bu gelenekler Selçuklu ve Osmanlı Türkleri döneminde sürdüğü gibi günümüze kadar da gelmiştir.

Bozkır kültüründen yerleşik hayata geçmelerine rağmen, Türkler eskiden olduğu gibi “Ordu – millet” olma özelliklerini korumuşlardır. Göçebe ve her zaman savaşa hazır olan Türkmenler, zamanla toprağa, yerleşik uygarlığa geçip, şehire yerleşmiş ve esnaf olmuşlardır. Ancak yine de “ordu – millet” şuurunu korumuştur. Türkler kaynaştıkları İslam toplumlarından ne kadar etkilenmişlerse, o toplumları da o kadar etkilemişlerdir.

Diğer Türk – İslam devletlerinde olduğu gibi Selçuklular da, hakimiyet kurdukları ülkelerde halkı o derece etkilemiş; sosyal hayatta, refah içinde yaşamalarına zemin hazırlamışlardır. Bu sebeple Müslüman toplumların yanında, gayrimüslüm toplumlar da, Türk hakimiyeti altına girmek istemişlerdir. Urfalı Matheos’un Melikşah dönemine ait sözleri bu gerçeğin ta kendisidir.

Türk – İslam devletlerinde, Müslüman olan ve olmayan topluluklar devletin himayesi altında bulunurlardı. Halkın gelenek, görenek, inanç ve mesleğine karışılmazdı. Aynı zamanda iş ve gezi hürriyeti devletin teminatı altındaydı. Saray teşkilatı ve askeri kadrolar Türklerden, devlet memuriyetleri ise İranlılardan oluşurdu. Ayrıca devlet bürokrasisi babadan oğula geçerdi.

Loncalar
Ahilik

İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

Aydın kesim alimler, din adamları, tarikat şeyhleri, hükema adı verilen doktorlardan oluşurdu. Tüccarlar, sanatkarlar, zanaatkarlar(küçük sanat sahipleri) kentlerde ve kasabalarda yaşarlardı. Esnaf ve sanat mensupları, loncalar halinde teşkilatlanmışlardı (Bugünkü Sanayi Odaları gibi).

Sanatlar bu kuruluşların tekelindeydi. Çeşitli sanat kesiminden yetişen çıraklar bağlı olduğu loncanın ustaları önünde, imtihan verir; kazananlar, kalfalık peştemalını kuşanırlardı. Ayrıca kalfalıktan ustalığa geçmek de imtihanla olurdu. Loncaların gelişmesi “Ahilik” teşkilatının rehberliğiyle olmuştur.

Çiftçilerin işledikleri topraklar, devletin belirlediği tarzda işlendiği sürece ellerinde kalırdı. Ölümleri halinde o toprağı işleme hakkı çocuklarına devredilirdi. Geçimini çiftçilikten sağlayanlara veya halktan birine haksızlık yapılması ya da kendilerinden, güçlerinin üzerinde vergi istenmesi halinde, kadılara ve hatta sultana bile şikayet etme hakları vardı.

Hukuk

Adalet anlayışı İslam hukukuna dayanmakla birlikte, Türk geleneklerinden de izler taşırdı. Adli teşkilat çok mükemmeldi. Tulunoğlu Ahmet zamanında halk o kadar refah ve bolluk içindeydi ki, 8 yıl süreyle Mısır’a kadılık görevine atama yapma ihtiyacı duyulmamıştı. Ayrıca Selçuklularda mahkemeler şer’i ve örfi olmak üzere iki kısma ayrılırdı. Seri davalara kadılar bakardı.

Din ve şeriat işlerinde tam yetkili olan kadıların kararları kesindi. Kadılar hayrat ve vakıf işlerine de bakarlardı. Bağdat’ta başkadı, örfi yargıda yüksek mahkeme bulunurdu. Bu mahkeme asayişin sağlanması ve kanunların uygulanması ile ilgili ortaya çıkan meseleleri görüşürdü. Bu mahkemenin başkanına “Emiri Dad” denilirdi. Ordu içindeki anlaşmazlıklara ise, kazaskerin başında bulunduğu mahkemeler bakardı. Halkın şikayetlerini dinleyen Divanı Mezalim’in başkanı ise Sultandı.

Ekonomik Hayat

Tulunoğulları zamanı ve özellikle Tulün Devleti’nin ilk hükümdarı Ahmet bin Tulün zamanında, ülke servet ve ihtişama kavuşmuştur. Aynı zamanda halk çok mutlu bir hayat geçirmiştir. Bu zenginlik sayesinde, ülke bayındır hale gelmiş; ziraat için sulama kanalları, bentler ve yollar yapılmıştır.

Ayrıca Gaznelilerin de ekonomik durumu iyi idi. Sultan Mahmut zamanında Hindistan havalisine yapılan seferlerden elde edilen kıymetli maden ve ganimetler ile Hint yolundan elde edilen kervan gelirleri, ülkenin gelişmesini sağlamıştır.

Karahanlılarda da ekonomik durum çok iyiydi. Yusuf Has Hacip’in KutadguBilig’inden (Saadet veren bilgi) anladığımız kadarıyla; hükümdarın en önemli görevi halkı rahata kavuşturmak, açları doyurmak, çıplakları giydirmekti. Bunların yanında Türk idare geleneğindeki yağma toyları tertip etme ve kendini yağma ettirme, ekonominin iyi olduğuna işarettir. Aynı zamanda Karahanlılar, Gazneliler gibi kervan ticaretinden de, gümrük vergisi geliri sağlıyorlardı.

Büyük Selçuklu hükümdarları, ekonomik hayatın gelişmesi için çalıştılar. Geniş toprak ve ülkelerin bir elde toplanması; düzeninin sağlanması, ekonominin gelişmesinde son derece etkili oldu. Ekonomik refah ve istikrar, devletin ömrünün uzamasını sağladı. Selçuklu devlet hazinesine giren vergi, paranın günümüzdeki alım gücü düşünülürse 150 trilyon liradan fazladır.

İstifa Divanı
İstifa Divanı

İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet / İstifa Divanı

Selçuklularda maliye işlerine İstifa Divanı bakardı. Vergiler, hediyeler, gümrük gelirinden başka değerli silahlar, kitap ve belgeler de devlet hazinesindeydi. Ayrıca ekonomik hayat gelişmişti ve nimetinden bütün idare faydalanıyordu. Ayrıca Selçuklular, İslam toprak sisteminden de faydalanmışlardır. İslam toprak sistemi, toprakların vergisini memurlar aracılığıyla toplayıp bunu sivil ve askerlerin giderlerine harcamayı öngörüyordu.

Selçuklular büyük bir ustalıkla, eski Türk toprak hukukunu, İslam toprak sistemine ve yeni duruma uydurmuştu. Düzenledikleri bu yeni toprak sistemi, Osmanlılarda umar adı ile ve gelişmiş şekliyle uygulanacaktı. Ayrıca tarım arazisi has, ikta, haraç, mülk ve vakıf arazi olmak üzere beşe ayrılırdı. Hasın gelirini sultan ve yakınları, iktanın gelirini birtakım memur ve askerler; haracın gelirini ise hazine alıyordu.

Mülk arazi, özel arazi olup sahibinin tasarrufunda olurdu.  İsterse miras bırakır, isterse başkasına bağışlardı.

Vakıf arazi ise, hazineye ait araziler olup gelirleri ilim ve hayır kurumlarının giderlerine harcanırdı. Bu toprak sistemi, büyük bir gelir sağlamıştı. Çeşitli iş kolları ve tacirlerden de ilgili heyetin belirlediği miktarda vergi alınırdı. Ticaret yollarından elde edilen gümrük vergisi ile orman, tuzla ve madenlerin vergileri hazineye akıyordu

İlim ve Kültür

Türk Devlet Adamlarının ilim  Faaliyetlerine  Etkileri

Biz, Nizamiye medresesini bir mezhebi korumak için değil; ilmi yükseltmek maksadı ile kurduk. Mezhepler arası bir tefrik istemiyoruz.” Melikşah

Türk hükümdarları ilme büyük bir önem vermiştir. Oluşturdukları Türk – İslam medeniyeti ile daha ileriye gitmesini sağlamışlardır. Nitekim, dini ve müsbet ilimler ile güzel sanatların çeşitli branşlarında büyük şaheserlerin ortaya çıkması, bu sayede mümkün olmuştur.

İslami ilimlerden fıkıh, hadis, tefsir, kelam, akaid dallarında büyük eserler verilmiştir. Türk devlet adamlarının himayesi sayesinde, Avrupa’ya ışık tutacak ve ilerde kitapları tercüme edilecek matematik, astronomi, tıp ve fen adamları yetişmiştir.

Ayrıca Türk devlet adamları, bu ilim adamlarının elinden tutmuştur. Onlara iyi davranmış ve korumuştur. Aynı zamanda çalışma imkanı hazırlayarak kendilerini teşvik etmişlerdir. Maddi ve manevi bağışlar yapmış, hatta maaş bağlamışlardır.

Karahanlılar zamanında Buhara, Semerkant ve Kaşgar şehirleri birer ilim merkezi haline gelmiştir. Abbasilerin ilk devirlerinden, Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılışına kadar İslam dünyasında her alanda parlak bir dönem yaşanmıştır.

İslam medeniyetinin bu derece yükselmesi, sadece İslam dünyasını değil Hristiyan Avrupa’yı da etkileyecek ve belki de batının ulaştığı medeniyete zemin hazırlayacaktır. Nitekim doğunun ulaştığı maddi ve manevi refah, büyük bir bölümü açlık çekmekte olan Avrupa insanının dikkatini çekecek; Türk – İslam dünyasına karşı düzenlenen Haçlı Seferlerinin de sebeplerinden biri olacaktır. Avrupalılar Haçlı Seferleri sırasında Türk – İslam dünyasını yakından tanıyacak ve ilk defa gördükleri buluştan Avrupa’ya götüreceklerdi.

Büyük Selçuklu Devleti, medeniyetin hayli gelişmiş olduğu yörelerde kuruldu. Selçuklular bundan faydalandıkları gibi, medeniyetin daha da gelişerek büyük bir ilerleme kaydetmesine yardımcı oldular. Onların döneminde de birçok ilim ve fikir adamı yetişti.

Sultan Alparslan zamanında, medreseler devletçe korunarak teşkilatlı, programlı bir hale getirildi. Hem onun, hem de Melikşah’ın döneminde ülkenin her tarafına yaygınlaştırıldı.

Nizamiye Medresesi
İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

Nizamiye Medreseleri

1066-1067 de Sultan Alparslan’ın emriyle, Bağdat’ta Nizamiye Medresesi açıldı. Adını, Büyük Selçuklu Devleti’ne parlak bir devir yaşatan büyük devlet adamı ve vezir Nizamül Mülk’ten alan Nizamiye Medresesi, farklı bir yapıya sahipti.

Dünyanın ilk üniversitesi sayılan bu medresenin, çok zengin bir kütüphanesi, öğretim üyeleri yatakhanesi, aşhanesi, hamamı ve bir külliyesi vardı. İlim öğrenmek o derece geçerliydi ki, öğrencilere dahi maaş bağlamıştı.

Nizamiye Medresesi örnek alınarak, medreseler ülkenin diğer şehirlerinde de (Belh, İsfahan, Merv, Nişabur, Rey vs.) yaygınlaştı. Başta Nizamiye olmak üzere bu medreselerde sistemli bir şekilde hem İslami, hem de müsbet ilim dalları olan tıp, matematik, felsefe, astronomi, fizik, kimya, coğrafya, dil ve edebiyat dersleri okutulurdu.

İlim, irfanın öğrenilmesi, kültür ve medeniyetin korunma ve yayılması, tarihte ilk defa Selçuklulara nasip olmuş. Selçuklulardan sonraki Türk İslam devleti Osmanlılar ile diğer İslam devletleri büyük bir kültür mirasına konarak onu örnek almış ve pekiştirmeye çalışmışlardır. Gazneliler zamanında da ilim ve sanat ehli korunur; Gazne sarayında rahatça çalışma imkanı bulurlardı.

Farabi  (870-950)

Felsefeci ve musiki üstadı olan Farabi, Türkistan’da Farab şehrinde doğdu. Aslen Türk olup asıl adı EbuNasr Muhammet’tir. Arapça, Farsça, Grekçe ve Latince’yi çok iyi derecede öğrenerek Aristo ve Eflatun’un eserlerini incelemiştir.

Batıda Alfarabius adı ile tanınan ve eserleri batı dillerine çevrilerek, yüzyıllarca üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan Farabi, Montesqieu ve Spinoza gibi batılı filozofları etkilemiştir. İyi bir musiki üstadı olan Farabi “kanun” adlı çalgıyı bulmuştur. Aynı zamanda “Rubap” denen çalgıyı bugünkü şekle sokmuştur. İman ve itikat ile ilgili felsefi görüşlerinden dolayı, bilhassa İmamı Gazali ile İmamı Rabbani gibi büyük İslam alimlerince tenkit edilmiştir.

Farabi, mantık, felsefe, matematik, tıp ve musiki sahalarında birçok kitap yazmıştır. Batı aleminde de bu eserleriyle tanınarak büyük itibar görmüştür. Ayrıca Aristo’dan sonra gelen büyük bir fikir adamı olarak kabul edilmiştir.

İbni Sina (980-1037)

Avrupalıların Orta Çağdan beri kendisini “Avicenne” adıyla tanıdıkları, İslam aleminin meşhur, tıp ve felsefe alimlerinden İbni Sina, Buharalı bir Türk’tür. Buhara’ya yakın olan Afşana’da doğmuştur.

Ayrıca 18 yaşına geldiği zaman, çağının bütün bilgilerini öğrenmiştir. Aynı zamanda onların üzerinde düşünmeye ve bilgisini geliştirmeye başlamıştır. Özellikle İbni Sina hastalıkların mikroplardan geldiğini ilk defa bulmuştur. Aynı zamanda da “Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki bunları görecek bir aletimiz yoktur.” demiştir.

Aynı zamanda İbni Sina, felsefe ile ilgili ilk bilgileri Farabi’den öğrenmiştir. Ayrıca Aristo’nun metafiziğini ve fikirlerini de onun sayesinde anlamıştır.

İnsan hekimliğinin bütün yasalarını deney ve gözlemlere dayanarak yazdığı “El Kanun FitTip” adlı eseri, Latince, İngilizce, Fransızca ve Almanca’ya çevrilmiştir. Ayrıca 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar batının bütün üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Aynı zamanda çoğu tıbba, fiziğe, astronomiye ve felsefeye dair 200′ün üzerinde eseri vardır. Büyük ansiklopedik eseri olan “Eşşifa” dünya tıp tarihinin en büyük eserleri arasındadır. Ayrıca Avrupa’nın 19. yüzyılda tesadüfle bulduğu “küçük kan dolaşımını” İbni Sina, 10. yüzyılda da biliyordu.

Bunların dışında, fen alanında Muhammet, fizikçi İbn Neysem Hasan ve Ahmet Bin Musa el Harezmi; müsbet bilimlerde Kcsiroğlu Ahmet, İbrahim Mervezi, Hakimi Tirmizi; matematikte Pi rakamının mucidi El Harezmi, trigonometri üstadı Ebül Vefa Barani ve Abdullah al Huhari; ayrıca denklemler sistematiği ve rasyonel sayılar teorisini bulan astronom Ömer Hayyam, Muzaffer İsfizari ve geometride Abdurrezzak et Türki; ilim adamları Fahrettin Razi ve ibn Rüşd sayılabilir.

Dil ve Edebiyat

İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

Karahanlı Devleti’nin resmi dili Türkçe’dir. Ancak yazışmalarda Uygur harfleri kullanmak adetti. Gaznelilerde ise, Türkçe yanında Farsça da vardı. Aynı zamanda İran edebiyatı, Gazne sarayında üstün bir seviyeye ulaşmıştı. Gazneli Sultan Mahmut’un sarayında önemli sayıda edip ve şairin bulunduğu söylenmektedir. Özellikle bunların başında Şehname’nin yazarı Firdevsi ile şairlerin şairi denilen Unsuri bulunmaktadır. Selçuklularda ise ilim dili Arapça, edebiyat dili Farsça, Türkmenler ve halk arasında konuşulan dil ise Türkçe’dir.

Divan edebiyatı,Tasavvuf edebiyatı,Halk edebiyatı olmak üzere üçe ayrıldı.

Özellikle bu devirde divan edebiyatı altın çağını yaşadı. Aynı zamanda birçok şair ve edip yetişti. Bunların çoğu Türk olduğu halde eserlerini hep Farsça yazdılar. Ayrıca Türk – İslam devletlerinde ilim adamı yetiştiği gibi, edip ve şairler de yetişmiştir. Aynı zamanda klasik değeri olan Türkçe eserler bırakmışlardır. Bunlardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz;

KutadguBilig (Saadet veren bilgi): Karahanlılar zamanında Yusuf Has Hacib’in, Kaşgar hanlarından Tamgaç Han adına yazdığı, manzum, bir tür siyasetnâmedir. Yazar, bu eserinde adalet, idrak ve kanaati birer şahıs gibi konuşturarak devlet adamlarına ders vermektedir.

Divanı Lügatüt Türk: Türkistan’ın Kaşgar şehrinden Mahmut’un Türkçe’nin üstünlüğünü göstermek amacıyla, Türk illerini dolaşarak Bağdat’a gelip Arapçayı öğrendikten sonra yazdığı eserdir. Kaşgarlı, eserinde Türkçe kelimelerin Arapça karşılığını göstererek, Türkçenin üstünlüğünü tanıttı. Aynı zamanda Arapların Türkçe öğrenmelerini sağladı.

Ahmet Yesevi’nin tasavvuf ile ilgili hikmetleri, Ahmet bin Mahmut Yükneki’nin ahlaki ve öğretici eseri olan Atahetü’lHaka’ik; ayrıca hükümdar ve yöneticilere İslama ve adalete uygun göstermelerini öğütleyen siyasetname de önemli eserlerdir. Bu dönemde, Anadolu’da gaza ve fetih ruhunu işleyen Danişmentname, Ebu Müslüm, Battal Gazi destanları, Sarı Saltuk ve Ahi Evren menkıbeleri Türkçe yazılıp anlatılmaya başlandı.

Sanat

Türk – İslam devletleri kendi döneminde, İslami ve müsbet bilimlerde nasıl büyük bir gelişme kaydetmiş ise; sanatta da o derece ileri gitmişti. Birçok sanat eseri (cami, medrese, kervansaray, köprü) yapılarak; bu devletlerin hüküm sürdüğü yerlere Türk’ün sanat damgası vurulmuştur. Bu sanat eserleri; Çin sınırından, Hindistan’a; Arap Yarımadasından Mısır’a kadar uzanıyordu.

Bu eserler, Türk hanedanlarının, hüküm sürdükleri yerlerde adil bir idare kurma, medeniyete hizmet ve sanatkârane düşünüşlerinin abideleşmesidir. Tulunoğullarından, Karahanlılara; Karahanlılardan, Gaznelilcre kadar, Türk – İslam sanatı bütün ihtişamı ile devam etmiştir.

Tolunoğlu Ahmet’in Kahire’de ismi ile anılan camii, Gazneliler döneminde yaptırılan ve son yıllarda ortaya çıkarılan Büst’te Leşkeri Bazar’daki büyük saray birer sanat harikasıdır. Ayrıca Sultan Mahmut devrinde yaptırılan su kemerleri, bent, köprü ve çarşılar Gaznelilerin mimari yeteneklerinin göstergesidir.

Tolunoğlu Ahmet Camii

İlk Türk İslam Devletlerinde Kültür ve Medeniyet / Tolunoğlu Ahmet Camii

Türk – İslam devletlerinin hükümdarları, devlet büyükleri, hanedan ailesi mensuplarının yaptırdığı saray, medrese, türbe, cami, imarethane, han, hamam, hastane (darüşşifa), medrese, köprü, çeşme, sebil, kervansaray, kale, sur gibi sosyal tesisler, bütün halkın ve özellikle ilim ehli ile fukaranın faydalandığı eserlerdir.

Bu sanat eserlerinin büyük bir bölümü çeşitli sebepler ve özellikle Moğol istilası sırasında yok olmuştur. Ancak bir kısmı da günümüze kadar ulaşmıştır. Bu sanat eserlerinin ön yüzleri (yönleri), kapıları ve pencere kenarları büyük bir sabır ve itina ile süslenmiştir. Yukarıda saydığımız eserlerden başka mescit, otağları andıran tuğla kümbetler, türbeler, çini işleme ve kaplamalar ile oymalar birer şaheserdir.

Türk İslam Sanat Eserlerinin Başlıcaları

Tulunoğlu Camii, ilk Türk – İslam sanat eseridir. 878 yılında, Kahire’nin bir mahallesi olan Fustat’ta, Ahmet bin Tulün tarafından yaptırılmıştır.

Ayrıca Karahanlılar, kervansaraylar, medreseler ve imarethaneler inşa ettirerek Selçuklulara öncülük ettiler. Selçuklular medrese mimarisine yenilik getirerek bunun en güzel örneğini Bağdat Nizamiye Medresesi ile verdiler.

Cami mimarisinde, Melikşah’ın İsfahan’da yaptırdığı Mescidi Camii, Merv’deki Sultan Sencer Türbesi ile Tus şehri yakınındaki türbe günümüze kadar gelmiş önemli örneklerdir. Selçuklular, Türk – İslam medeniyetine uymakla birlikte, bu medeniyete zevkleri ve sanat anlayışlarıyla daha büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Ayrıca Selçuklular, sonradan Osmanlılar tarafından geliştirilen, sivri kemer usûlünü kullandılar. Sanat eserlerini resimlerle; kuş, boğa ve çift kartal kabartmaları ile süslediler. Kitap resmi yapmakta ve minyatürde ileri gittiler.

Selçuklulardaki sanatın, Selçuklu mimari tarzı denilen üslûbun en güzel örnekleri, Anadolu Selçukluları devrinde verilmiştir.

Ayrıca bakabilirsiniz; Birinci Dünya Savaşı Sebepleri ve Sonuçları

Yazar hakkında

Gökçenur Akyıldız

Yorum yap