Tarihi Bilgiler

Osmanlı’da Harem

Osmanlı'da Harem

Osmanlı’da Harem

Osmanlı’da Harem Hayatı Ne Demek ?

Osmanlı’da Harem: Topkapı Sarayı’nda ikinci avlunun solunda Dîvân-ı Hümâyun’un arka kısmında yer alan Harem-i Hümâyûn genellikle Halic’e nazır çeşitli sofalar, koridorlar, daireler, odalar, çeşmeler ve hizmet binalarından oluşmakta idi. Buraların üzerleri kubbeler, tonozlarla örtülüydü. Duvarları en değerli çinilerle, mermerlerle kaplı, kitabeler ve yazılarla süslü idi. Burası Osmanlı padişahlarının hususi evi konumunda olan binalar manzumesidir. İslâm dünyasında eskiden beri yaygın olarak bilinen bir terim olarak harem, sarayların ve büyük evlerin sadece hanımlara tahsis edilen bölümü ve selâmlığın mukabili olarak kullanılmıştır. Topka­pı Sarayı da Osmanlı padişahlarının sarayı olduğundan padişahın aile efradı ve onlara hizmet eden kadınlara tahsis edilmiş bölümüne Harem-i Hümâyun denilmiştir. Haremin efendisi padişah olduğun­dan buradaki hiyerarşi ve mevcut binaların konumu, tefrişi, mesafeleri hep hünkâr dairesi esas alınarak belirlenmiştir. Böylece valide sultan, hasekiler (kadın efendiler), şehzadeler, padişah kızları (sultanlar), ustalar, kalfalar ve cariyelerin daireleri belirli bir tertip içerisinde yer almaktadır.

Resim: Osmanlı harem hayatından bir resim.

Osmanlı'da Harem

Osmanlı’da Harem Hayatı

Harem halkını, padişah, valide sultan, padişah hanımları, sultanlar, şehzadeler gibi Harem’de hizmet edilenler ve ustalar, kal­falar, cariyeler şeklinde hizmet edenler olmak üzere iki grupta değer­lendirmek gerekir.

Osmanlı’da Valide Sultan:

Osmanlı tahtında oturan padişahın annesi için valide sultân denilirdi. Kaynaklarda “mehd-i ulyâ-yı saltanat” tabirine de rastlanmaktadır. Önceleri Selçuklu geleneğinin devamı olarak hatun kelimesi kullanılmakta iken XVI. asırda Kanunînin annesi Hafsa Sultan’dan itibaren sultan terimi yerleşmiştir. Otuz altı Osmanlı padişahından ancak yirmi üçünün annesi valide sultân unvanını almış, diğerleri oğulları tahta geçmeden önce vefat etmiştir. Büyük çoğunluğu cariyelikten valide sultanlığa yükselen bu hanımların menşeleri hususunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır.

Valide sultanlar sarayın en nüfuzlu ve dışarı ile irtibatı olan hanımlarıydı. Oğlu tahta çıkan sultan “valide alayı” denilen bir merasimle Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na taşınır ve oğlunun saltanatı boyunca Harem-i Hümâyun’un en yetkilisi olurdu.

Valide sultanların saray dışındaki işlerini Bâbüssaâde ağaları idare ederdi. Başta padişah olmak üzere bütün Harem halkından, ulemâ, rical ve asker ileri gelenlerinden büyük hürmet gören valide sultanlar içerisinde siyasete meyledip bunüfuzu kötüye kullananlar olmuştur. Özellikle XVI. asırda Nurbânû ve Safiye sul­tanların, XVII. asırda Kösem Mahpeyker Sultan’ın bu konuda kötü örnekler olduğu söylenebilir.

Valide sultanların imparatorluğun çeşitli yerlerinde paşmaklık denilen has türünden toprak gelirleri, ayrıca yazlık ve kışlık çeşitli tahsisatları vardı. Yabancı devletlerden ve Osmanlı devlet ricalinden gelen hediyeler de önemli yekûn tutmaktaydı.

Genellikle büyük servetlere sahip olan valide sultanlar bu imkânı başta İstanbul olmak üzere Haremeyn ve Kudüs’te tesis et­tikleri çeşitli vakıflarına harcarlardı. Bunlar içerisinde, III. Murad’ın annesi Nurbânû Sultan, III. Mehmed’in annesi Safiye Sultan, IV. Murad ve Sultan İbrahim’in anneleri Kösem Sultan, IV. Mehmed’in annesi Hatice Sultan, II. Mustafa ve III. Ahmed’in annesi Gülnuş Emetullah Sultan; Abdülmecid’in annesi Bezmiâlem Sultan ve niha­yet Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan’ın bol gelirli büyük vakıfları olduğu bilinmektedir. Vakıflarına Dârüssaâde ağası nezaret ederdi. Saraydaki hizmetini, cariyeler, kalfa ve ustalar gördüğü gibi, saray dışında gelirlerinin toplanması, işlerinin takibi için hizmetinde birçok voyvoda, kethüda ve kâhyaları vardı. Valide sultanlar cariyelikten yetiştikleri için genellikle düzenli ve mükemmel bir tahsil görmedikleri ancak okuma yazma imkânına sahip oldukları bilinmektedir.

Osmanlı’da Padişahların Hanımları:

Osmanlı padişahlarının hanımları­na ikbal, haseki, kadın efendi gibi isimler verilmiştir. İlk padişahlar Anadolu beylikleri, Bizans İmparatorluğu, Sırp ve Bulgar krallıkları gibi çevrelerindeki devletlerin idarecilerinin kızları ile evlenmişlerdi. Bu daha önce Türk-İslâm dünyasında yaygın olarak görülen bir uy­gulama idi. Bu evlilikler Osmanlı Devleti’ne güç kazandırmıştı. Hıristiyan dünyasından evlendikleri kızların isimlerini bile değiştirmemişlerdi.

Devlet idaresinin devşirmelere devredildiği Fâtih Sultan Mehmed döneminde cariyelerle evlenme âdeti yaygınlaşmış ve imparatorluğun yıkılışına kadar devam etmiştir. Ancak bu uygu­lama kesin bir kaide olmayıp, daha sonraki dönemlerde de II. Bayezid, II. Osman gibi tanınmış aile kızları ile evlenen padişahlar olmuştur. Padişah kızlarının nikâh ve düğünleri kaynaklarda bütün ihtişamı ile anlatıldığı hâlde şehzade ve padişahın evliliğine pek yer verilmemiştir. Haseki Sultan, Nurbânû Sultan, Safiye Sultan, Kösem Sultan gibi bazı hasekiler sarayda ve kocaları üzerinde çok etkili olmuşlardır.

Osmanlı’da Sultanlar:

Osmanlı’da Harem hayatı deyince padişah kızı sultanları unutmamak gerekir. Osmanlı padişahlarının kızlarına genel olarak sultan denilir, bu unvan isimlerinden sonra kullanılırdı. Önceleri Selçuklu tesiri ile hatun kullanılırken Fâtih Sultan Mehmed’den itibaren sultan unvanının yerleştiği görülmektedir. Padişah kızlarına çoğunlukla Ayşe, Fatma, Hatice, Emine, Zeynep, Rukiyye, Ümmügülsüm gibi İslâmî isimlerin verildiği buna mukabil padişah hanımlarının çoğunlukla cariyelikten kalma Farsça birleşik isimler taşıdıkları gözlenmektedir.

Resim: Osmanlı harem hayatı ve eğlence kültürü.

Osmanlı Harem ve Eğlence Hayatı

Osmanlı Harem ve Eğlence Hayatı

Sultanların hayatlarındaki dönüm noktası olan bazı olayla­rın bu arada doğumlarının beşik alaylarının, çok ihtişamlı geçen nikâh, çeyiz, düğünlerinin, vücuda getirdikleri hayır eserlerinin resmî ve hususî kaynaklara yansıdığı görülmektedir. Bu olaylar içerisinde sultan düğünlerinin müstesna bir yeri bulunmaktadır. Sultanların gelin oluncaya kadarki hayatı Harem’de geçer, hizmetinde birçok câriye bulunurdu. Okuma çağına geldiğinde “bed-i besmele” töreni ile derse başlar, kendisine en tanınmış hocalar ders verirdi. Derslere bazen padişah da bizzat katılırdı. Başta Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere, dinî bilgiler, hat, tarih coğrafya dersleri alırlardı. Bugün Topkapı Sarayı Arşvi’nde bulunan sultanlara ait çeşitli mektupların imlâ ve ifadesinden Türkçe’yi iyi öğrendikleri sonucu çıkmaktadır. Ancak mevcut örneklerin çoğu XVIII. yüzyıldan sonraya aittir. Tanzimat döneminde sultanlara mûsiki ve bilhassa piyano dersleri verildiği görülmektedir.

Osmanlı’da Şehzadeler:

Osmanlı’da Harem kültürünün en önemli parçalarından biri şehzadelerdir. Osmanoğulları’nın haseki, ikbal ve cariyelerin­den doğan erkek çocuklarına şehzade denilirdi. II. Murad devrine kadar daha çok “çelebi” sıfatıyla anılırken sonradan şehzade benim­sendi. Doğduğu andan itibaren şehzadelerin yetişmesi ve eğitimine itina gösterilmiştir. Bebeklik çağında şehzadenin hizmetine birkaç câriye tayin edilir, dört beş yaşına geldiğinde Has Oda’dan görev­lendirilen ve “lala” tabir edilen kimseler hizmetinde bulunurdu. Tah­sil çağına geldiğinde devrin en tanınmış hocalarından çeşitli dersler aldırılır, saray muhitinde usul, erkân ve âdâb öğrenmesine çok dik­kat edilirdi. Daha sonra kendisine tahta çıkmak nasip olursa hoca­larından birisini padişah hocası (hâce-i sultanî) olarak seçerdi.

Şehzadelerin sünnet düğünleri muhteşem olurdu. Özellikle Kanûnî’nin, III. Murad’ın, IV. Mehmed ve III. Ahmed’in şehzadelerinin sünnet şenlikleri haftalarca sürmüş ve çok tantanalı geçmişti. Bu düğünleri anlatan surnâmeler yazılmış, bunlardan bazıları nefis minyatürlerle tezyin edilmiştir.

II. Selim’in 1566’da cülusuna kadar bütün Osmanlı şehzadelerinin sancak beyi olarak taşraya gönderilmeleri kanundu. Bu tarihten sonra sadece en büyük şehzadenin sancağa gönderil­mesi usulü benimsenmiştir. Şehzadelerin sancak beyi olarak gönde­rilmesi münasebetiyle “şehzade alayı” denilen bir merasim yapılırdı. Şehzadeler belirli sancaklara gönderilirlerdi. Bunlar içerisinde Amasya ve Manisa en çok gönderilen sancaklardı. Şehzadeye lalası refakat eder, gittiği sancakta müstakil bir idareci olarak hareket ederdi. Dîvân-ı Hümâyun’u andıran ufak bir divanı ve seçilmiş kimselerden oluşan bir divan heyeti olurdu.

Çevresinde zengin bir ilim ve kültür muhiti oluşurdu. Daha sonra padişah olan şehzade bu muhiti ile İstanbul’a gelirdi. III. Mehmed’in cülusundan itibaren şehzadelerin fiilen sancağa gönderilmeleri usulü tamamen terk edilerek, onun adına bir vekil sancağa gönderilmiş, şehzadeler âdeta Harem’e hapsedilmiştir. Bu geleneğin terk edilmesi Osmanlı saltanat kurumu için tam bir felâket olmuştur. XVII-XVIII. asırlarda Topkapı Sarayı’nın Harem kısmında Şimşirlik denilen dairede hayatını birkaç câriye ve Enderun’dan birkaç görevli ile geçiren şehzadelerin şahsiyetleri gelişememiş, ilim ve kültür bakımından çok zayıf kalmışlardır. İki asra yakın bu şekilde devam ettikten son­ra XVIII. yüzyıl sonlarında şehzadeler tekrar bir ölçüde serbest bir ortam içinde yetişme ve saray içinde ve dışında devlet meseleleri ile uğraşma imkânı bulmuşlardır.

Kaynak: Prof. Dr. Arzu Terzi

Yazar hakkında

Serhat Bozkurt

Yorum yap

five × two =