Tarihi Bilgiler

Celali İsyanları Nedir ? Celali İsyanları Nedenleri ?

Celali İsyanları Nedir ?

Celali İsyanları Nedir ?

Celali İsyanları Nedenleri ?

Celali İsyanları Nedir: Celali hareketi, 16–17. yüzyıllarda Osmanlı toplumsal yapısını derinden sarsan, çok sayıda etkenin iç içe geçtiği, eşkıyalık ve isyan faaliyetlerine katılanların sayısı ve kimliği bakımından bir hayli karmaşık bir olgudur. Celalilik, Anadolu’da uzun asırlar boyunca inkâr edilemez bir vaka olarak varlığını sürdürmüştür. Bunun başlıca sebeplerinden biri, Osmanlı merkezî idaresi ve kırsal alanda çiftine çubuğuna tutunmaya çalışan köylü kitlelerinin, kimi zaman çok farklı karakterler arz etmesine rağmen Anadolu’da ortaya çıkan toplu eşkıyalık eylemlerinin hepsine birden Celali kargaşası nitelemesi yapmasıydı. 16. yüzyılın başında isyan etmiş olan Şeyh Celal’e nispetle, “Celal’e mensup” manasına gelen Celali tabiri, sonradan birçok isyancı lider veya bunları takip eden kitleler için kullanıldı. Hâlbuki 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şiddetini arttıran ve Anadolu sathında nispeten kalıcı hale gelen eşkıyalık faaliyetleri, ilk örneklerinden bambaşka farklı bir nitelik arz ediyordu.

Celali İsyanları Nedir ?

Celali İsyanları Nedir ?

Celali kitleleri, nadiren uzunca bir süre bir reisin etrafında birleşmeyi becerebildiler ve birkaç istisna hariç Osmanlı siyasî gücüne meydan okumayı denemediler veya başaramadılar. Bazı yıllarda Osmanlı siyaset kurumlarının işlemesini durduracak denli kuvvetli karışıklıklar çıkardıkları doğruydu; ama Celalilerin, bazı modern araştırmacıların iddia ettiği üzere, belirli bir ideolojik veya politik amaçla hareket ettiklerine dair bariz göstergeler ve kanıtlar yoktur. Bununla birlikte yerel idarecilere gönderilen sayısız emir, ferman, v.b merkezden tayin edilen kolluk kuvvetleri ve doğrudan Celali asileri bastırmaya yönelik seferlere rağmen Celali hareketlerinin durdurulamamış olması, Anadolu’daki toplumsal refah seviyesi ve taşra idaresinde görülen aksaklıkların birçok insanı isyancılarla birlik etmeye ittiği fikrini oldukça inandırıcı hale getirmektedir.

Öncüler:

Celali İsyanları Nasıl Başladı ?

II. Bayezid ve I. Selim dönemlerinde Anadolu’da görülen Türkmen isyanları, İstanbul’da yerleşik hale gelmeye çabalayan Osmanlı iktidarını toptan reddetme temayülüne ve özelliklerine sahipti. Örneğin Hamid ve Teke bölgelerinde Şahkulu’na katılanlar, Osmanoğulları ve onları temsil eden devlet ricaline karşı “devlet ve saltanatın” kendilerine ait olduğunu iddia ederek ayaklanmışlardı. Celali isyanlarına isim babalığı yapan Bozoklu Şeyh Celal, 1519’da Tokat’ta mehdilik iddiasıyla kıyam ettiğinde benzer biçimde Osmanlı yönetimini tanımamıştı. Sultan Süleyman’ın ilk saltanat yıllarında Anadolu’nun muhtelif köşelerinde birbirinin peşi sıra patlak veren ayaklanmalar, kendilerini çoğu vakit Süleyman’dan ziyade Şah İsmail ve haleflerine yakın hissedenlerin katılımıyla ciddi bir hal almıştı ve tehlikeli boyutlara ulaşmıştı.

Celali İsyanı Sebepleri ?

Celali İsyanı Sebepleri ?

Keza 1526’da başlayan Kalender Şah isyanı, tımarları ellerinden alınan sipahilerin başkaldırmış Türkmen aşiretlerini desteklemelerinden ötürü ilk Celali hareketleri arasında sayılsa da, 16. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte Anadolu’da görülen sosyal kargaşalardan epeyce farklı bir mahiyete sahipti. Kalender’in peşinden giden kitleler, ona şah sıfatıyla hitap ederek Osmanlı padişahına karşı bir saltanat davası yürütüyorlardı. Bazı Osmanlı kaynaklarının Celalilik olarak tarif ettiği Düzmece Mustafa isyanı, Şehzade Mustafa’nın 1553’te padişah otağında öldürülmesinin ardından Osmanlı kamuoyunda oluşan hassasiyeti yansıtıyor gibiydi. Şehzade Mustafa olduğu iddiasıyla Rumeli’de zuhur eden asi, çevresine halinden şikâyetçi olan çok sayıda medrese öğrencisi, topraksız köylü ve eski tımarlı sipahiyi toplamıştı.

Sultan Süleyman’dan rahatsız olan bir Osmanlı seçkinler grubunun da isyanı desteklediği tahmin edilmektedir. Düzmece Mustafa, daha önceki ayaklanmaların aksine dinî olmaktan ziyade siyasî bir amaçla hareket etti. İstanbul’dakine benzer bir örgütlenmeye gidip kendine bir veziriazam tayin etti ve doğrudan doğruya devletin idaresini almaya çalıştı. Bundan böyle Celali isyanları, herhangi bir şekilde gadre uğradığına inanan mazul idareci ve sipahi, istikbal kapılarının yüzüne kapanmış olduğunu düşünen suhteler veya eşkıyalık dışında bir geçim yolu bulamayan çiftbozan reayadan mürekkep bir gayrimemnunlar ittifakına dönüşüyordu.

Celali İsyanlarının Sebepleri:

Celali kargaşasını yaratan sebepleri tek bir başlık altında toplamak kolay değildir. Anadolu’da taşra idaresini bozan ve ezilip dağıtıldıkları ve Osmanlı kolluk kuvvetlerince takip edildikleri halde bir süre sonra başka bir yerde boy gösteren Celali kitleleri, 16. yüzyılın başından 18. yüzyıla değin Osmanlı İmparatorluğu’nun en esaslı iç meselelerinden biriydi. Bu hareketin başlı başına bu denli uzun ömürlü olması bile, birden fazla etkene bağlı olduğunu ve bilhassa Anadolu kırsalında Celaliliği destekleyen sosyal şartların hüküm sürdüğünü gösterir.

Tımarlı Sipahiliğin Serencamı:

II. Mehmed’in temellerini attığı merkezî imparatorluk, devşirme yöntemiyle idarî ve askerî sisteme katılanlara devlet kaynaklarından önemli hisseler tahsis edilmesine yol açıyordu. Merkeziyetçi devlet yapısı yerleştikçe, tımar arazileri Anadolu Türkmen beyliklerinin bakiyesi olan sipahilerden alınıp başkentten atanan Enderun çıkışlı zümrenin eline geçmeye başlamıştı. Özellikle Karaman ve Dulkadırlı ailelerine mensup eski mahallî seçkinlerin 16. yüzyılda Anadolu’da vuku bulan birçok iç karışıklıkta ön saflarda olmaları tesadüf değildi. 16. yüzyılın ikinci yarısında bu durum çok daha yaygın hale geldi.

Osmanlı iktidarını temsil ederek taşrada asayişi sağlamaları için sancak merkezlerine yollanan yeniçeri bölükleri, yine aynı amaçla bölgeden toplanan kale erleriyle birlikte tımar topraklarını tasarruflarına geçirdiler. Savaşçılığın ok ve yaylarla icra edilen bir sanat olmaktan çıkıp elde taşınan ateşli silahlarla yürütülen bir çeşit mesleğe dönüşmesi, geleneksel atlı sipahinin değerinin sorgulanmasına yol açıyordu. Süvari birlikleri çok daha uzun bir süre askerî kıymetlerini korumakla beraber aynı şeyi geleneksel tımarlı sipahiler için söylemek kolay değildi.

16. yüzyılın son çeyreğinde imparatorluğun sınırları sabitleşmeye yüz tutmuştu. Gelişen askerî teknoloji ortaçağa özgü meydan savaşlarının sayısını azaltıyor; dolayısıyla geniş arazileri bir çırpıda imparatorluk topraklarına katmak mümkün olmuyordu. Bir tımar dirliğine kavuşmak için bekleyen sipahi çocuklarının sayısı durmadan artarken bu amaçla dağıtılabilir toprak miktarı aşağı yukarı aynı kalıyordu. Bir şekilde bir tımar beratı elde etmeyi başaran sipahi, aynı tımar için başka birisinin de berat edinmiş olduğunu görüyor; dirlikler üzerindeki hak iddiaları ciddi tartışmalara sebep oluyordu. Sıra bekleyenlerin fazlalığı yüzünden tımar sahibi sipahileri azledip topraklarını başkalarına vermek yaygınlaştı.

Her Osmanlı sadrazamı veya vezirinin tımar toprakları üzerinden vergi gelirlerine kavuşmak isteyen birçok adamı vardı. Osmanlı siyasetname yazarlarının şiddetle eleştirdiği “sepet tımar”lar, başka bir deyişle, bir Osmanlı paşasının elinde biriken ve kendi maiyetini beslemek için kullandığı toprak dirlikleri, taşrada tımar bekleyen zümrelerin önünü kesiyordu. Sipahi ailelerin geleneksel imtiyazlarından vazgeçip çiftçiliğe başlamalarını beklemek gerçekçi olmazdı. Topraksız veya mazul birçok sipahi Celali isyanlarına katıldılar.

Medreseli (Suhte) İsyanları:

Osmanlılarda medrese talebelerine softa veya suhte denirdi. Ziraat düzeninin bozuluşu ve kırsal alanda güvenli bir hayat sürmenin güçleşmesi, birçok genci medreselere sığınmaya itmişti. Buradaki hücrelerde emniyetli bir ortam bulan gençler, bir süre sonra imaretlerin etrafını dolduran başıboş bir kalabalığa dönüştüler. 17. yüzyılın ilk yarısında yazan Koçi Bey’e sorulursa, medreselere kapasitenin çok üzerinde talebe kabul edilmişti. Hakikaten de, bu kadar çok suhtenin mezun olup Osmanlı ilmiye teşkilatı içinde kendine bir yer edinebilmesi imkânsızdı. Kaldı ki, 16. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı sosyal ve siyasî düzenini sert şekilde eleştiren Gelibolulu Mustafa Âlî’ye göre, tam da bu sıralar medreselerde yüksek seviyeli ulema çocuklarının kayırıldığı bir dönemdi.

Yıllarca medrese imaretlerinden geçinen suhteler, Sultan Süleyman’ın son yıllarında “baş ve buğ” edindikleri belirli kişilerin etrafında bölükler halinde teşkilatlandılar. II. Selim döneminde hızlanan “suhte şekâveti”, III. Murad devrinde iyice artarak 17. yüzyılın başıyla birlikte Celaliliğin bir parçası haline geldi. Osmanlı-Safevi savaşı esnasında Anadolu’nun her yerine yayılan suhte bölükleri, halk üzerinde baskı kurup köy ve kasabaları yağmaladı. Diğer eşkıya çetelerine benzer biçimde, bunların da öncelikli kaygısı, geçimlerini sağlayabilmek için yiyecek ve içecek maddeleri temin etmekti. Anadolu taşrasında devriyeye çıkan suhteler, bu amaçla halktan cer, nezir ve kurban adıyla zorla para ve mal topladılar. Suhte bölüklerinin diğer Celali gruplarıyla birleşmesinden itibaren Celalilik çok daha kuvvetli reisler tarafından idare edilen büyük isyanlar halini aldı.

Çiftbozan Reaya:

Osmanlı kanunnamelerine göre, ziraatla uğraşan reayanın bağlı bulunduğu sipahinin dirlik toprakları dışına taşınarak çiftçiliği terk etmesi yasaktı. Ne var ki, Osmanlı kanunu ne derse desin, 16. yüzyıl boyunca her geçen gün daha çok sayıda köylü toprağını terk edip yer değiştiriyor; ya da çiftçiliği tamamen bırakıyordu. Osmanlı kaynaklarına bakılırsa, bunun görünürdeki sebebi, taşrada hizmet eden devlet görevlilerinin, diğer bir ifadeyle, ehl-i örfün reaya üzerinde kurduğu baskıydı.

Düzenin işleyişi basitti. Taşrada bir mukataaya sahip olmak isteyen biri, hazineye peşinat cinsinden yüklü bir ödeme yapıyor; belli bir zaman zarfı içinde ödemeyi taahhüt ettiği taksitlerle beraber Osmanlı maliyesine önceden kararlaştırılmış bir meblağı havale etmiş oluyordu. Çoğunlukla vergi toplayıcısı olan bu kişiler, iltizamları süresince ceplerinden çıkan parayı karşılayıp kazanca geçmek için halka yüksek vergiler dayatıyorlardı. Aynı şey, devlet mansıplarını başkentteki mercilere sundukları değerli hediye ve pişkeşlerle temin eden ehl-i örfün tamamı için geçerliydi.

Reaya üzerindeki vergi yükü arttıkça yurtlarından ayrılan köylülerden eşkıya çetelerine katılan gençler peyda olmaya başladı. 17. yüzyılın ilk yarısında kaleme alınmış Kitâb-ı Müstetâb’ın kimliği belirsiz yazarı, “Âşikâre bey‘ iderler kahbe-zenler mansıbı / Nice kopmasun Celâlî nice olmasın kıtâl” derken Osmanlı kırsal düzeninde yaşanan kargaşaya işaret ediyordu. Anadolu’da hayat mücadelesi veren halk, çoğu vakit araya temsilciler sokmak suretiyle padişahı taşra idarecilerinin yolsuzluklarına son vermesi için müdahaleye çağırmıştı. Bu amaçla Sultan Süleyman, 1565’te imparatorluğun her köşesine ehl-i örfün reayaya nasıl muamele etmesi gerektiğini belirten bir “adaletname” gönderdi. Adaletname neşretme geleneği, I. Süleyman’dan sonra devam etti. III. Mehmed, yayımladığı adaletnamede reayayı bir yandan soyguncu ve talancı Celali kitlelerine, öte yandan ehl-i örf zulmüne karşı korumayı esas almıştı. I. Ahmed devrinde imparatorluktaki bütün kadılara birer nüshası gönderilen adaletname metinleri, Osmanlı ordusunu, dolayısıyla Osmanlı padişahıyla birlikte bütün devlet düzenini besleyen reayanın himaye edilmesinin önemi üzerinde duruyordu.

Sultanların üretici halkı korumaya yönelik hamlesi, 16. yüzyılın son çeyreğiyle birlikte Celaliliğin aldığı hal düşünüldüğünde, Anadolu’daki kırsal düzeni ıslah etmeye hemen hiç etki etmedi. Sorun çok daha derinlere kök salmış gibi görünüyordu. 1565 tarihli adaletnamenin sahibi I. Süleyman’ın saltanatı, aynı zamanda Osmanlı devletinin askerî harcamalarının muazzam derecede arttığı bir devirdi. Osmanlı hazinesinin vergi toplayıcısı mültezimlerden talep ettiği, onların da halka yansıttığı şişkin meblağlar, Osmanlı sarayı ve ordusunun artan ihtiyaçlarını karşılamaya gidiyordu.

Bu anlamda kayda değer örneklerden biri, Celali eşkıyalarını def etmek veya önemli bir Celali lideri etrafında ayaklanan kitleleri bertaraf etmek için Anadolu’ya yollanan devlet memurlarının, ister istemez, şikâyet konusu olan “salgun”lar veya “salma”larla halktan para toplayıp askerlerini geçindirmeye çalışmalarıydı. Bu hal bazen öylesine ciddi boyutlara varabiliyordu ki, Celali teftişi için yollanan bir paşa veya bey, bir süre sonra İstanbul tarafından Celali olarak aranan bir eşkıya reisine dönüşebiliyordu.

17. yüzyılın başında Avusturya ve İran cephesinde savaşlar devam ederken oluşan otorite boşluğu, önemli Celali reislerinin hareket alanlarını genişletmelerine yaradı. Doğrusu istenirse, Osmanlı devleti, 16. yüzyıl sonu-17. yüzyıl başında, birisi içte Celalilere karşı olmak üzere üç cephede aynı anda savaşıyordu. Celali cephesi, devletin kaynaklarını emip tüketecek ve kırsal nizamı altüst edecek denli kanlıydı. Şah Abbas, 1603’te Osmanlılara savaş ilan ederken Celalilerin Anadolu’da yarattığı siyasî kargaşadan yararlanmak istemişti.

1603’te III. Mehmed’i saray avlusunda bir ayak divanı tertip etmeye zorlayan kapıkulu sipahileri, bu görüşmede Anadolu halkının Celalilerin eline esir düştüğünü belirtip Kapı ağası Gazanfer ve Kızlar ağası Osman’ı suçlamışlardı. Bu tarihten itibaren 1608’e kadar Osmanlı tarihinde “Büyük Kaçgun” denilen nüfus hareketi yaşandı ve yerlerini yurtlarını terk eden insanlar, daha güvenli gördükleri yerlere, kasaba ve şehirlere sığındılar. Bu esnada Rumeli yakasına geçenler oldu. Belki de asırlardır kullanılmayan şehir surları ve kale kapıları tahkim edilerek Celali baskınlarına karşı koruma tedbirleri alındı. Bu yıllarda Anadolu’da birçok yerin harabeye dönüştüğü tahmin edilmektedir. Reaya nüfusun hızla yer değiştirdiği bu dönemde, müstahkem yerleşimlere sığınanlar dışında bazılarının eşkıya çetelerine katılarak yaşamlarına devam ettikleri açıktır.

Paralı Asker Bölüklerinin Doğuşu ve Eşkıyalık:

Sultan Süleyman’ın şehzadeleri 1559’da Konya’da çarpıştığında Selim’in hizmetinde babasının yolladığı merkezî Osmanlı askerî kıtaları vardı. Buna karşılık Bayezid, şahsını destekleyen beylerin askerleri dışında taht kavgasında istihdam etmek üzere “yevmlü” adıyla bilinen maaşlı savaşçılar toplamıştı. Bayezid’in ordusunda bulundukları zamana göre para alan bu savaşçılar, genellikle Anadolu’nun işsiz güçsüz delikanlılarından toplanan tüfekçilerdi.

Bayezid’in mücadeleyi kaybetmesi üzerine dört bir yana dağılan bu yeniyetme askerler, bundan böyle sekban, sarıca, levent, yiğit ve yahut garip isimleriyle nam salan paralı askerlerin ataları kabul edilebilirler. Keza topraksız sipahilerin bir araya gelerek oluşturdukları küçük levent takımları, iş bulmak için taşra idarecilerinin kapılarını çalıyor; işsiz kaldıkları vakitlerde de eşkıyalığa tevessül ediyorlardı.

Celali Ayaklanmaları

Celali Ayaklanmaları

II. Selim döneminde Anadolu’da dolanan başıboş grupların yerleşik halka zarar vermesini engellemek için kadılara bulundukları mahallerde yaşayan genç köylülerden asayiş müfrezeleri kurmaları istendi. Buna göre, bir yiğitbaşının emri altında toplanan silahlı gençler, otuz kırk kişilik gruplar halinde “il eri” adı verilen bir teşkilat oluşturuyorlardı. Kısa vadede olumlu sonuçları görülse de, köylülerin silahlandırılması, uzun vadede, bunlardan ayrılıp Celalilere katılanların fazlalığı yüzünden olumsuz etkiler yarattı. Kadıların gözetimi altında il erlerinin biriktiği tarihlerde, ehl-i örfü temsil eden sancak beyleri ve beylerbeyleri, kırsal alanda emniyeti temin etmek gayesiyle silahlı gençler kiralamaya başladılar. Paşa ve bey kapılarında hizmet eden sekban, sarıca veya leventler, piyade veya süvari olsun, çoğunlukla tüfekli savaşçılardan ibaretti.

Osmanlı merkezî idaresi, seferlere giden asker sayısını artırdığı için bu gelişmeyi destekledi. Bununla birlikte aynı paralı asker bölükleri, paşanın mazul olması, imparatorluğun başka bir köşesine tayin edilmesi veya herhangi bir sebeple ortadan kaldırılması durumda işsiz kalıyorlar; başka bir kapıya bağlanamayanlar Celali kitlelerine insan kaynağı oluyorlardı. Bu arada ilginç gelişmelerden biri de, paşa veya bey adına bölgeyi kolaçan edip vergi toplayan sekban ve sarıca bölükleriyle il erleri arasında bariz bir soğukluğun doğmasıydı. Ehl-i örfün adamlarına karşı duyulan nefret, bazı il erlerinin Celalilerin saflarına geçmelerine bile sebep oldu. Örneğin, Celali reislerinden Neslioğlu eski bir yiğitbaşıydı.

Osmanlı ziraat düzenini olumsuz etkileyen gelişmelerden biri, devletin uzun yıllar aralıksız savaş halinde bulunmasıydı. Üst üste gelen sefer yılları ve iki cephede aynı anda yürüyen muharebeler, Osmanlı asker toplama uygulamalarında değişikliği zorunlu kılmıştı. Ağır vergi yükü, taşra idarecilerinin yolsuzlukları ve eşkıya çetelerinden bunalan reaya, ilk başta çok daha istikbal vaat eden bir kararla çiftçiliği bırakıp asker yazılıyordu. 1596’da yazan Bosnalı kadı Hasan Kâfî’ye bakılırsa, Habsburglarla savaşın başladığı 1593’ten o yana Osmanlı ümerası vilayetlere yolladığı zabitlerle insanların çifti çubuğu, ya da kasabadaki zanaatını bırakmasına sebep olup reayayı askere alıyordu. Tarım düzeninin zedelenmesi genel bir kıtlık tehlikesi yaratarak dolaylı yoldan yine talancı eşkıya çetelerinin doğuşuna zemin hazırladı. Bir kere askerî hizmete giren reayanın yeniden toprağa yerleşip ekip biçmeye dönmesi pek mümkün değildi.

Osmanlı Sosyal Tarihine Küresel Bakış:

Nüfus ve İklim Meseleleri Yukarıda sıralanan gelişmeler, Celalilik hareketlerini besleyen ve şiddetlendiren etkenlerin başında geliyordu. Bununla birlikte 16–17. yüzyıllarda Anadolu’da vuku bulan sosyal karışıklıkları anlayabilmek için Osmanlı köylüsünün hangi nedenle toprağını bırakıp göç ettiğine, paralı asker bölüklerine katıldığına veya eşkıya çetelerine girdiğine bakmak icap eder. Osmanlı köylüsü, özellikle de, çalışmaya en müsait halde olan genç ve bekâr erkekler, dış dünyanın cazibesine nasıl açık hale gelmişti?

16. yüzyılda Akdeniz havzasında kurulu devletlerde büyük bir nüfus artışı yaşandı. Osmanlı toprakları hızlı nüfus artışının yaşandığı yerlerden biriydi. 16. yüzyılın ilk yarısında üretim ve ticarete olumlu yansıyan nüfus artışı, belli bir sınırı aştıktan sonra ziraî ekonominin üzerinde bir baskı yaratmaya başladı. Arkadan gelen genç nesiller için yeterince tarım toprağı yoktu. Bu darlığa çare bulmaya çabalayan köylü kitleleri, ellerinden geldiğince çıplak araziden yer kazanıp yeni ziraat alanları açmaya gayret ettiler.

Ne var ki, 16. yüzyıl tarım teknolojisinde gözlemlenen yetersizlik, kuru ve çorak arazilerin işlenebilir tarlalara dönüştürülmesinin önündeki en büyük engeldi. Reaya, bazen köylerin uzağındaki mezraları canlandırıp burada yeni tarlalar açtı. 16. yüzyılda görülen gelişmelerden biri de, ziraata müsait alan elde etmek için ormanların kıyısından köşesinden yer açmaktı. Bu tarihlerde bazı konargöçer Türkmen aşiretlerinin yerleşik hale geldiği ve dağ yamaçlarına Osmanlı kayıtlarında “etrakiyye” köyü ismiyle bilinen yerleşimler kurdukları bilinmektedir.

Osmanlı reayası, yeni gelen genç nesilleri topraksız bırakmamak için çeşitli yöntemler denemiş olsa da, bu çabalar yeterli olmadı ve topraksız köylülerin sayısı 16. yüzyılın ikinci yarısında giderek arttı. Ailelerin tasarrufundaki tarla ve çiftlikler, çok sayıdaki çocuk arasında bölüşüldükçe kişi başına düşen toprak miktarı azaldı. Osmanlı vergi kayıtlarında evli veya bekâr ama topraksız erkeklerin sayısı önemli miktarlara yükseldi. Kısacası mevcut arazi miktarı ve ziraî imkânlar, süratli biçimde artan nüfusu besleyememişti. Bu sebeple, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çok sayıda işsiz ve topraksız reayanın köylerini terk edip şehirlere göç ettikleri, bunların bazılarının vilayet veya sancak merkezlerindeki taşra idarecilerinin kapısına levent olarak yazıldıkları ve nihayet bir bölümünün eşkıya gruplarına dönüştüğü ortadadır.

Osmanlı’da Buzul Çağı:

Bunun üstüne Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılın son çeyreğinden itibaren “Küçük Buzul Çağı” adı verilen küresel olguyla mücadele etmek zorunda kaldı. Ağaç halkalarındaki genişleme ve daralmalara göre geçmişteki yıllık yağış miktarlarını belirleyen araştırmacılar, dönemin kaynaklarında hava şartlarına dair verilen malumatın dünyanın birçok köşesinde olduğu gibi Osmanlı topraklarında da 16. yüzyılın sonlarından itibaren ciddi bir soğumanın yaşandığını ortaya koydular. Kışlar gittikçe daha acımasız geçiyor; yazları ise mahsulü mahveden ağır yağmurlar yağıyordu.

İnsanları yer değiştirmeye ve ellerindeki gıda kaynaklarını tutumlu kullanmaya iten mevsim koşulları, Anadolu sathında Celaliliğin ortaya çıkışını tek başına izah etmese bile, eşkıya gruplarının veya daha büyük isyancı orduların karınlarını doyurmak için giriştikleri yağma ve talan seferlerini açıklayabilir. Bu bağlamda, Celali hareketini Osmanlılara özgü bir iç karışıklık olarak ele almaktansa, bilhassa aynı asırlarda İtalya ve İspanya’da görülen eşkıyalık faaliyetleriyle bir arada daha geniş bir çerçevede değerlendirmek isabetli olur.

Belli Başlı Celali İsyanları:

Karayazıcı Abdülhalim:

1593–1606 Osmanlı-Habsburg savaşı esnasında altı bölük zümresine yazılan Abdülhalim, Osmanlı askerî sistemine yabancı biri değildi. Karayazıcı lakabı, sekban yazıcılığında bulunmasından ileri geliyordu. Karayazıcı Abdülhalim, muhtemelen 1594’te, Safed sancağına tayin edilen Derviş Bey’in buraya gelmesinden kısa bir süre sonra kiraladığı sekban bölüğünün reisiydi. Nitekim Derviş Bey, kendi mansıbının Çerkes Deli Ali’ye tevcih edildiğini öğrendiğinde, efendisine ayaklanarak mansıbını korumasını söyleyen bizzat 300 kişilik tüfekçi birliğinin başındaki Karayazıcı olmuştu. Bu teşebbüsün başarısızlığa uğraması üzerine Kilis’e giden Karayazıcı, başkentteki hükümetle ipleri atmış başka bir yönetici olan Canbuladoğlu Hüseyin Paşa’yla güçlerini birleştirdi. 1599’da, Karaman valisi Hüseyin Paşa’yı saflarına katan Karayazıcı’nın 8000 kişilik iyi talimli bir kuvvete sahip olduğu rivayet ediliyordu.

Asker kaçaklarını etrafına toplayan Karayazıcı’nın kuvvetleri 20.000’i bulmuştu. Kardeşi Deli Hasan ve bir ara Habeş valiliği yaptıktan sonra istediği mansıbı elde edemeyince Karaman’da isyan eden Hüseyin Paşa’yla güç birliği yapan Abdülhalim, Osmanlı devleti açısından ciddi bir tehlike arz etmeye başladı. 1599’da yola çıkan Sinan Paşazâde Mehmed Paşa, isyanı bastırmakla görevlendirildi; ama Karayazıcı kuvvetlerinin Urfa’yı ele geçirip kaledeki toplara el koymasını engelleyemedi.

Karayazıcı Abdülhalim, bu başarının ardından padişahlığını ilan edip “Halim Şah muzaffer-bâdâ” tuğralı fermanlar göndermeye başladı ve Hüseyin Paşa’yı veziriazam tayin etti. Osmanlı askerî düzenini iyi biliyordu ve emrindeki kuvvetleri kapıkulu ocaklarındaki usule göre tanzim edip teşkilatlandırdı. Civar bölgelere kadılar tayin eden Abdülhalim, Hz. Muhammed’in rüyasına girerek devleti kendisine bahşettiğini iddia ediyordu.

Serdar Mehmed Paşa, bir kez daha Urfa üzerine yürüyüp isyanı sonlandırmaya çalıştı. Köşeye sıkışan Karayazıcı, serdarla yaptığı anlaşma icabı Hüseyin Paşa’yı Osmanlı makamlarına teslim etti. Mehmed Paşa, bunun karşılığında Karayazıcı’ya Amasya ve Antep sancaklarını vaat etmişti; fakat bu sözün Hüseyin Paşa’yı elde etmek için uydurulmuş olduğu ortaya çıktı. Çıkan çarpışmanın ardından Karayazıcı Sivas taraflarına kaçtı.

Bu arada İstanbul’a Karayazıcı Abdülhalim ve Sinan Paşazâde Mehmed Paşa hakkında ihtilaflı haberler geliyordu. Görünüşe bakılırsa, Abdülhalim’in Osmanlı devlet hizmetinin liyakatle üstesinden gelebilecek biri olduğunu düşünenler vardı. Abdülhalim, Çorum sancakbeyliğine tayin edildi. Bununla birlikte Sokulluzâde Hasan Paşa ve Hacı İbrahim Paşa, bir kere daha Karayazıcı’yı ortadan kaldırmakla görevlendirildiler. Karayazıcı kuvvetleri, Hacı İbrahim Paşa’yı Kayseri’de yenilgiye uğratmasına rağmen (23 Eylül 1600) Bağdat’tan gelen Hasan Paşa karşısında Elbistan’da tutunamadılar (12 Ağustos 1601). Karayazıcı yaralı halde Canik dağlarına, kardeşi Deli Hasan ise Tokat kalesine çekildi. 1602 baharında Karayazıcı Abdülhalim’in ölüm haberi Osmanlı başkentine ulaştı.

Karayazıcı Abdülhalim isyanı, birçok Celali reisinin tek bir önder etrafında birleştiği ender kalkışmalardan biriydi. Abdülhalim’in padişahlık iddiası, Osmanlı hanedanını yerinden etmekten çok Anadolu’da kendine bir yer açma teşebbüsüne benziyordu ve çok etkili olmamıştı. Celali ittifakı bundan sonra kardeşi Deli Hasan tarafından yönetildi.

Deli Hasan ve Tavil Ahmed:

Karayazıcı’nın kardeşi Deli Hasan, Avusturya ve İran harplerinin yarattığı otorite boşluğundan istifade ederek Celali topluluklarını yeniden birleştirdi. Bu esnada yanında Şahverdi, Yularkaptı ve Tavil gibi namdar Celali reisleri bulunuyordu. Ağabeyini mağlup eden Sokulluzâde Hasan Paşa’nın Tokat’a gelmesi üzerine Celali kuvvetleriyle birlikte şehri kuşattı. Kaleden kaçıp Celali saflarına geçen birinin istihbaratına dayanarak Hasan Paşa’nın sabahları kapı önünde tahta perde ile çevrilmiş bir mekânda oturduğunu öğrenip paşayı tüfekle öldürttü. Kütahya’yı istila ederek Afyonkarahisar üzerine yürüdü. Anadolu’daki karışıklığın daha fazla büyümesini istemeyen Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa, 1603’te affettiği Deli Hasan’ı Bosna beylerbeyliğine tayin etti. Bosna valisi Hasan Paşa’nın Avusturya cephesine geldiğinde, Şahverdi Ağa komutasında 10.000 kadar askeri olduğu tahmin ediliyordu.

Deli Hasan’ın bıraktığı boşluğu dolduran Tavil Ahmed de sekbanlıktan yetişmeydi. Benzer biçimde, üzerine yollanan güçleri bertaraf ettikten sonra 1605’te Şehrizor beylerbeyi yapılmak istendi. İsyana devam eden Tavil Ahmed, Harput kalesini muhasara ettiği gibi, sahte bir fermanla yolladığı oğlunun Bağdat’ı ele geçirmesini sağladı. Tavil’e bağlı Celaliler, en nihayetinde zorlukla da olsa dağıtıldılar.

Kalenderoğlu Mehmed:

Karayazıcı Abdülhalim’in yanında eşkıyalık edip çeşitli Osmanlı valilerinin hizmetinde çavuşluk, kethüdalık ve mütesellimlik gibi vazifeler ifa etmiş olan Kalenderoğlu Mehmed, 1604’te talep ettiği sancakbeyliğinin şahsına ihsan edilmemesinden dolayı isyan etti. Anadolu’daki diğer Celali reislerini kendine çeken Kalenderoğlu, Manisa ve Aydın yörelerini yağma etti. Ankara’yı zapt etmek için çok uğraşmasına rağmen şehir halkı Celalilerin içeri girmesine müsaade etmedi. Halep’te Canbolatoğlu Ali Paşa’nın üzerine ilerleyen Kuyucu Murad Paşa, Kalenderoğlu’nu etkin olduğu bölgeden uzaklaştırmak niyetiyle Ankara sancakbeyi olduğuna dair bir menşur yolladı.

Ankara kadısı, büyük bir hevesle şehre gelen Kalenderoğlu’nu içeri almayıp Celali reisini oyaladı. Kent dışında beklerken Kuyucu Murad Paşa’nın Ankara kadısına yolladığı mektubu ele geçiren Kalenderoğlu, oyuna getirildiğini anlayarak şehre saldırdı; ama alamadı. Kısa bir süreliğine Bursa’yı ele geçirdi. Burada önemli devlet ricali komutasında üzerine gelen Osmanlı kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Aydın, Saruhan ve Hamidili üzerinden Karaman’a gitti. Bu sırada Kalenderoğlu’nun Halep’ten başkente gönderilen hazineyi yağmalamayı planladığını öğrenen Kuyucu Murad Paşa Maraş civarında Göksun Boğazı’nı tuttu. Bu mevkide hezimete uğrayan Kalenderoğlu, etrafındakilerin çoğunu kaybetti (9 Ağustos 1608). İran’a kaçtı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Bazı kaynaklar Kalenderoğlu’nun Anadolu’da hâkimiyet kurma mücadelesi verdiğini söyleseler de, Osmanlılara karşı bir saltanat davası güttüğüne dair bir işaret yoktur.

Canbolatoğlu Ali Paşa:

Kilis ve Halep dolaylarında nüfuz sahibi Canbolat ailesine mensup Canbolatoğlu Ali, Cigalazâde Sinan Paşa’nın şark seferine geç kaldığı gerekçesiyle amcası Hüseyin Paşa’yı 1604’te idam ettirmesi üzerine başkentteki idareye başkaldırdı. Hüseyin Paşa’nın idamından sonra Halep’e dönen kuvvetleri, bu esnada Kilis sancakbeyi olan yeğeni Ali’ye hizmetlerini sundular. Osmanlı merkezî idaresi, doğu ve batı cephesinde savaşlarla boğuştuğu bir sırada Ali Paşa’yı biraz oyalayabilmek için Halep beylerbeyliğinin kendisine verildiğini bildiren bir berat gönderdi. Hükümetin içinde bulunduğu çetin şartlardan ötürü bölgeye müdahale edemeyeceğinin farkında olan Canbolatoğlu Ali, Trablusşam hâkimi Seyfoğlu Emir Yusuf’u mağlup etti. Seyfoğlu’ndan yüklü miktarda para aldıktan sonra Şam’a yürüdü; halkın bütün mal ve mülküne el koydu. Halep’teki Osmanlı hazinesini de ele geçirdikten sonra yeterince güçlendiğine inanarak bağımsızlık ilan etti.

Canbolatoğlu Ali Paşa, kuvvetlerini Osmanlı tarzında piyade ve süvari ocakları şeklinde teşkilatlandırdı. Yeniçeriler gibi 162 bölüğe ayırdığı 16.700 tüfekli piyadesi ve sağ ve sol olarak iki kısımda tertip ettiği 18.000 süvarisi vardı. Hükümranlığını duyurmak için adına hutbe okutup sikke kestirdi ve Toskana hükümdarı başta olmak üzere batılı devletlerle
diplomatik temasa geçti. 1606’da sadrazamlığa getirilen Kuyucu Murad Paşa, Anadolu’daki Celalileri dağıttıktan sonra Halep’e yöneldi.

Lübnan’ın Dürzî reisi Man‘oğlu Fahreddin, Ali Paşa komutasındaki asileri destekliyordu. Kuyucu Murad Paşa, Rumeli valisi Tiryaki Hasan Paşa’nın yardımıyla Oruç ovasında Celali ordusunu mağlup etti (24 Ekim 1607). Halep üzerinden Eskişehir’e kaçan Canbolatoğlu Ali, bu sırada Anadolu’da isyan halinde bulunan Kalenderoğlu Mehmed’den kendisine katılması yönünde bir çağrı almasına rağmen kabul etmedi. İstanbul’a yolladığı ihtiyar amcası vasıtasıyla af diledi. I. Ahmed tarafından özrü kabul edilerek Tımışvar beylerbeyliğine tayin edildi. Buradaki yeniçeriler ve şehir halkıyla geçinemeyen Ali Paşa, sığındığı Belgrad’da Veziriazam Murad Paşa’nın emriyle katledildi (1611).

Abaza Paşa:

Kuyucu Murad Paşa’nın Anadolu seferleri esnasında aldığı sert ve kanlı tedbirler, Celali bölüklerinin yeniden bir lider etrafında birleşmesinin önüne geçmişti. Anadolu’daki nispî sükûnet 1622’de Abaza Paşa isyanına kadar devam etti. Canbolatoğlu Ali Paşa’nın hazinedarı olmasına rağmen Yeniçeri Ağası Halil Paşa’nın araya girmesiyle canı bağışlanan Abaza, II. Osman’ın katline değin geçen süre içinde derya beyi, Maraş ve Erzurum beylerbeyi oldu. II. Osman’ın Yedikule’de öldürülmesi üzerine padişah kanını dava ederek isyan bayrağı açtı ve ilk iş olarak Erzurum’da bulunan yeniçerileri imha etti. Padişahın intikamını alma amacıyla Trablusşam valisi Seyfoğlu Yusuf Paşa ve Maraş valisi Kalavun Yusuf Paşa isyana destek verdi. Abaza Paşa’nın önderliğinde 30.000 kadar kişi bir araya gelmişti.

Şebinkarahisar ve Sivas’ı zapt eden Abaza Paşa, ele geçirdiği kapıkulu ocağı mensuplarını katlediyordu. Ankara’yı kuşatmasına rağmen alamadı. IV. Murad’ın tahta cülus etmesinin ardından Sadrazam Hafız Paşa emrinde yollanan kuvvetler, Abaza Paşa’yı Kayseri yakınlarında mağlup etti. Erzurum kalesine sığındı. Affedilerek Erzurum beylerbeyliğine iade edilmesine rağmen yeniçeri düşmanlığı sona ermedi. 1626’da Ahıska seferine çıkan Osmanlı ordusuna kendisine tuzak kurulduğunu sanarak hücum etti ve birçok yeniçeriyi öldürdü. Sadrazam Halil Paşa, Erzurum kalesini kuşatıp Abaza Paşa’yı teslim olmaya zorlasa da başarılı olamadı. 1628’de Hüsrev Paşa, Abaza Paşa’yı kaleden çıkarmaya muvaffak oldu. IV. Murad tarafından affedilip Bosna valiliğine tayin edildi.

IV. Mehmed’in İlk Yılları ve Abaza Hasan Paşa:

1648’de IV. Mehmed’in tahta çıkmasının ardından 1656’da başlayan Köprülü Mehmed Paşa sadaretine değin Anadolu’nun farklı köşelerinde bir kez daha Celali reisleri türedi. Daha önceden Osmanlı hizmetinde bulunmamış, tabiri caizse, “Celali oğlu Celali” olan Haydaroğlu ve onunla ittifak eden Katırcıoğlu öne çıkan isimlerdi. Katırcıoğlu, sonradan affedilerek Karaman valiliğine getirilmiş; hatta bu mansıpta iken Celali çeteleri üzerine seferlerde bulunmuş ve Fazıl Ahmed Paşa’yla birlikte Girit seferine katılmıştı. Kapıkulu süvariliğinden gelme Gürcü Abdünnebî ise, Safed voyvodalığını deruhte ederken saltanat değişikliği vesilesiyle İstanbul’a gönderdiği paranın bir kez daha talep edilmesi üzerine başkentle ipleri kopardı. İstanbul üzerine yürüdüyse de, Üsküdar’da Bulgurlu mevkiinde mağlup edildi. Geri çekilirken Anadolu’nun idaresinin kendisi ve yanındakilere bırakılmasını talep etti. Karapınar’da yakalanarak idam edildi.

Osmanlı tarihindeki en büyük Celali isyanının mimarı Abaza Hasan Paşa’ydı. Abaza Hasan örneği, Celaliliğin 17. yüzyılın ortalarında bürünmüş olduğu hüviyeti ve anlık bir kesit resmi halinde başkentte iktidar dizginlerini elinde bulunduranlarla mevcut siyasî ittifakın dışında bırakılanlar arasındaki rekabetin ne denli şiddetli bir hal alabildiğini gösteriyordu. Abaza Hasan, kapıkulu süvarilerinden silahtar bölüğüne mensuptu. 1648’de Haydaroğlu isyanını bastırmada sergilediği üstün hizmetlerinden ötürü Yeni İl Türkmen voyvodalığına getirilmişti. Ne var ki, İstanbul’daki ocak ağaları süresi dolmadığı halde vergi toplama imtiyazını Abaza Hasan’ın elinden aldılar. Kendini ortadan kaldırmaya niyetli ocak ağalarından önce davranan Abaza Hasan isyan ederek Kastamonu’yu yağmaladı. Kapıkulu süvarileri arasından Abaza Hasan’ın yanına gelenler vardı. Sivas valisi İpşir Paşa, asileri desteklemek suretiyle Aksaray civarında isyanı bastırmakla görevli Katırcıoğlu Mehmed Paşa’nın yenilgiye uğratılmasında rol oynadı.

IV. Mehmed devrinin ilk yıllarındaki karışıklıklarından istifade eden asiler, hazırladıkları hücceti hükümete kabul ettirmeyi başardılar. Abaza Hasan’a Türkmen ağalığı, İpşir Paşa’ya Halep beylerbeyliği verildi. İpşir Mustafa Paşa, 1654’te sadarete tayin edilmesine rağmen burada uzun süre kalamadı. Bu sırada Abaza Hasan Paşa, yanındaki binlerce sipahiyle birlikte İstanbul’a gelmişti. İpşir Paşa’nın idam edilmesi üzerine Abaza Hasan çeşitli mansıplarla başkentten uzaklaştırıldı. 1656’da sadrazam olan Köprülü Mehmed Paşa, Halep vilayetine atadığı Abaza’yı Erdel seferi için orduya çağırdı. Ne var ki, Köprülü Mehmed’in çağrısına icabet etmeyen Abaza Paşa, Mehmed’in sert uygulamalarından şikâyetçi Osmanlı ricalinin desteğini alarak padişahtan veziriazamı değiştirmesini istedi. Osmanlı ordusunun kuzey sınırında olduğu tarihlerde Anadolu’da büyük bir Celali ayaklanması yaşandı. Kış mevsiminin bastırmasıyla Halep’e çekilen Abaza Hasan Paşa, bir komplo neticesinde yakın maiyetiyle birlikte katledildi (1659).

Celalilikle Mücadele Yöntemleri:

Osmanlı devleti, 18. yüzyıla kadar Celalilik gerçeğiyle yaşamak zorunda kaldı. Celali toplulukları bazen tek bir reis etrafında kenetlenip büyük isyanlar çıkarsalar da, bunun dışında kalan zamanlarda irili ufaklı eşkıya çeteleri mahallî reislerin komutasında faaliyete devam ediyordu. Bunlar, bir bakıma sayılamayacak kadar çoktu. Osmanlı başkenti, öne çıkan belli başlı Celali önderlerini devlet hizmetine almak suretiyle onların emrinde biriken askerî güçleri kendi amaçları için yönlendirmeye çalıştı. Celali reislerine resmî mansıplar ihsan etmek, aynı zamanda isyanın şiddetini düşürmeye ve vakit kazanmaya yönelik hamleler de olabiliyordu. Başkentte ve taşrada Osmanlı siyasetine etki eden çok sayıda aktör vardı. Bunların hepsi, asi kabul edilen kişilerin haksız veya Celali olduğu kanaatinde değildi. Nitekim isyan ettikten sonra tekrar devlet hizmetine alınan kişilere, affedilmeleri için İstanbul’da arabuluculuk eden çok sayıda Osmanlı veziri ve uleması olduğu bilinmektedir.

Bazı hallerde, Osmanlı devlet ricalinde görülen fikir ayrılığı, reaya kitleleri arasında da olabiliyordu. Bunların bir kısmı daha güvenli ve huzurlu bir hayatı bir Celali reisine
bağlanmakta bulabiliyorlardı. Osmanlı fetva makamları, Celalilerin üzerine yollanan askerlerin maneviyatını güçlendirmek, halkın desteğini kazanmak ve askerlerin olumsuz propagandalardan etkilenmelerinin önüne geçmek için Celaliliğin “hurûc ale’s-sultân (sultana başkaldırı)” ve “sa‘y bi’l-fesâd (kötü, haddini bilmeyen eylemler)” olduğunu ilan ediyorlardı. Nefir-i amm, yani bölgesel seferberlik ilan edilip köylüler Celalilerle savaşmaya çağrılıyor; devlet başkanının müsaadesiyle Celalilerin katledilmesine cevaz veriliyordu. Nitekim bazı Osmanlı kaynakları, 17. yüzyılın başında Celali hareketinin hızını önemli ölçüde kesen Kuyucu Murad Paşa’nın lakabını öldürttüğü asileri kuyulara attırmasıyla kazandığını yazıyordu.

Osmanlı’da Ateşli Silahlarla Mücadele:

Osmanlı devletini çaresizliğe düşüren etkenlerden biri, 16. yüzyıldan itibaren ateşli silahların halk arasında önü alınamaz biçimde yayılmasıydı. Şehzade Bayezid, kardeşi Selim’e karşı vuruşmak maksadıyla Anadolu’dan topladığı “yevmlü” askerleri “tüfengciyân” adlı bölüklerde örgütlemişti. Osmanlı sultanı, imparatorluktaki kadı ve beylere reayanın tüfek bulundurmasını yasaklayan sayısız ferman gönderdi. Bununla birlikte bu tür emirlerin asırlar boyunca mükerreren ısdar edilmesine bakılırsa, halkın silahlanmasının önüne geçilemiyordu. Anadolu ve Rumeli’de birçok yerde izinsiz tüfek imalathaneleri vardı. Tüfeğin yayılmasına karşı mücadelenin başarısız olmasının en önemli sebeplerinden biri, bu silahların nispeten kısa süre içinde ucuza imal edilebilmesi ve kullanımı için uzun yıllara yayılan bir askerî eğitim gerektirmemesiydi.

Sancakbeyleri ve subaşılardan halkın elinde bulunan tüfeklerin tespit edilip İstanbul’a yollanması isteniyordu. Keza çeşitli vesilelerle Anadolu’ya yollanan müfettişler, bir yandan Celalilikle itham edilen kişileri soruşturuyor; diğer yandan halkın tasarrufundaki silahlara el koyuyordu. Kuyucu Murad Paşa’nın 1607–1608’deki Celali seferleri, Celalilere destek vermekle suçlanan birçok insanın tüfeklerinin toplanmasına yol açmıştı. Abaza Hasan Paşa isyanının ardından 1659’da Anadolu’da teftişe çıkan İsmail Paşa, reayanın yasadışı olarak bulundurduğu 80.000 tüfeği İstanbul’daki devlet depolarına yollamıştı.

Kaynak: İstanbul Üniversitesi

Yazar hakkında

Serhat Bozkurt

Yorum yap

5 × one =